"Arkadaslar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti seyhler, dervisler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En dogru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatidir. "

bush ve ayakkabı

“Deniz bitti” hala farkında değiliz yigit bulut.. yorum/analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
“Deniz bitti” hala farkında değiliz yigit bulut.. yorum/analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2008 Pazar

bugun ne cizdiler,ne yazdılar.leman/penguen

Leman 879

Kapak879.jpg
ciziyorum..haslet soyoz /ercan akyol


Erdoğan, “Bu ülkede Atatürk üzerinden geçinen tüccarlar var” demiş.
Duyan da Atatürkçü Düşünce Derneği yöneticilerinin vatandaştan yardım parası toplayıp küpünü doldurduğunu zanneder..Melih AşıkAçık Pencere


İmam zekâsı
Köyün birine hırsız dadanmış. Özellikle ayakkabılara meraklı..
Cemaat camiye girip namaza durunca, bulduğu ayakkabıları torbasına doldurup kayboluyor...
Sonunda köylü pusuya yatmış, hırsızı, torbası elinde kıskıvrak yakalamış. Köy heyeti toplanmış... Hırsıza ne ceza verelim, nasıl etkisizleştirelim... Derken birisi öneri getirmiş:
- En iyisi imam yapıp önümüze geçirmek. Böylece gözümüzün önünde olur, hırsızlık yapamaz...
Köylünün aklı bu işe yatmış, adamı imam yapmışlar...
Aradan yıllar geçmiş. Gurbete çıkan bir köylü dönüşte hırsız imamın neler yaptığını, hırsızlığın bitip bitmediğini sormuş. Demişler ki:
- Herif imamlığa devam
ediyor, hırsızlık yapmıyor...
- Demek sorun çözümlendi?
- Yok canım... Birkaç adam tuttu. Hırsızlığı onlara yaptırıyor. Kendisi de “Hırsızlık günahtır, sakın çalmayın” diye vaaz veriyor..Melih AşıkAçık Pencere

Türkiye, İran operasyonuna hazır kabak kimin başınapatlayacak..yigitbulut/yorum

Türkiye'de siyaseti, "medya-siyasetçi" kavgası belirleyecek diyorsanız, bence acele ediyorsunuz. Ne siyaseti, ne de finansal dinamikleri belirleyecek ana denklem bu çizgiden çıkmayacak. Ana çizgi çok açık ve net: Amerika ve İsrail'in İran operasyonu. Bu detaya Obama'nın geride kaldığı gerçeğini yani Bush yönetiminin devam edeceğini de ekleyin. Peki Türkiye'de özellikle ABD ve İsrail bugüne kadar kendilerine normal şartlarda ters olması gereken AKP'yi neden desteklediler?
Değerli dostlar, amaç Türkiye'de bir İslam Devleti kurdurmak değil, Türk halkına en kötüyü gösterip, bu tehlikeyi İran ile özdeşleştirdikten sonra, Türkiye'yi yeni yolda kullanmak. Bu arada bir not düşeyim, var olan ekonomik trend ABD'nin kesinlikle İran'a saldırmasını gerektiriyor.
Türkiye için 4 senaryo
Bu noktada sizlere Pentagon'a sunulan ve siyasi işlerden sorumlu savunma müsteşarlığının "RAND CORPORATION'a" hazırlattığı son iki rapordan rapordan bazı cümleleri aktarmak istiyorum.
Ne diyor Amerikalılar? Mesaj çok açık, aynen aktarıyorum:
"AK Parti'nin başarısının İslami kökleri olan siyasi hareketin gücünü gösterdiği savunulan raporda, Refah ve Fazilet gibi selef partilerden çok farklı olduğu belirtiliyor. Raporda, Avrupa Birliği (AB) yolunda diğer dinlere ait azınlıkların haklarını da içeren reformlar yapıldığına dikkat çekiliyor. RAND raporunda önümüzdeki 10 yılda Türkiye için dört ana muhtemel senaryodan söz ediliyor: AKP'nin ılımlı, AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, AKP'nin yargı tarafından kapatılması ve askerî darbe. Rapora göre, AKP kapatılmazsa ve iktidarda kalırsa, laikçileri tahrik edecek ve laik-dindar dengesini değiştirecek icraatlar yönünde bastırma hususunda daha ihtiyatlı olacak. Kemalist idareci sınıfın Türkiye'de hâlâ büyük oranda hakim olduğu kaydedilen raporda, siyasette dinin kabul edilir rolünü tanımlayan çizgileri aşan herhangi bir hükümet, siyasi gerilime sebebiyet verecek ve muhtemelen askerî müdahaleyi tahrik edecektir."
ABD İran'a saldırmak zorunda
Peki bütün bunlardan sonar ana başlığa döner ve sorarsak, İran operasyonu, AKP'nin kapatılma davasından neden daha önemli? Maddeler halinde aktarayım:
* Varolan ekonomik yapı gereği ABD, ekonomiyi ayakta tutmak için İran'a saldırmak zorunda. Girilen askeri-sanayi kompleks yolundan dönüş yok.
* İran'a saldırı için Türkiye'nin desteği şart ve ikinci bir Irak olayı ABD tarafından göze alınamaz.
* Erdoğan'lı AKP ile İran olma yolunda kendini zorda hisseden Türk Halkı, İran operasyonuna daha net destek verme noktasına itiliyor.
* İran operasyonu olacaksa; ya Erdoğansız bir AKP veya raporda da geçen başka seçenekler tez-antitez döngüsünde gündeme gelebilir.
* Türkiye'de rejimin geleceği bile ABD'nin İran'a yapacağı bir operasyonda nasıl daha rahat edebileceğine bağlı olarak, Amerika tarafından "zorlanacaktır".
Tek kaybeden Erdoğan olur

Değerli dostlar, uzun lafın kısası, ister medya ile kavgada olsun, isterse Amerika'nın İran dinamiklerinde, her seçenekte bana göre kaybeden tek bir kişi olacak: Erdoğan. Bu yazıyı kesin saklayın, bugün Erdoğan'ın yanında olanların nasıl alternatif veya akil adam pozunda ortaya döküleceklerini göreceksiniz. Başbakan'ın siyasi çizgisi ve tarzını asla ama asla ucundan dahi olsa benimsemeyen ama şahıs olarak "kendisine" sempati duyan biri olarak buradan sesleniyorum; sizi yanınızdakiler bilerek yanlış yola itiyorlar!


Bekir COŞKUN
O gece sabaha karşı yağmur-şimşek-fırtına sesi ile uyandık. Bu yazın ilk şiddetli yağmuru yağıyordu Cunda’nın üzerine.

Humeyni, İran’ın ’Hürriyet Gazetesi’ Ayandegan’a neden çok öfkeliydi


Ayandegan, İran’ın en etkili ve en çok satan gazetesiydi. Fransız Le Monde Gazetesi’nden çevrilen bir haber, Humeyni ile Ayandegan’ı karşı karşıya getirdi.

Hangi haber Humeyni’yi çok kızdırmıştı? Gazetenin boykot edilmesini isteyen Humeyni’nin yardımına kimler koştu? "Yılmayacağını" açıklayan gazete nasıl sindirilmek istendi? Okuyucular, gazetelerine nasıl sahip çıktı? Humeyni’nin şiddetli tepkisinin altında aslında ne vardı? Ayandegan’ın sonu ne oldu? Gazetenin sahibi Daryuş Homayun’un başına neler geldi?

AYANDEGAN, İran’ın en çok okunan gazetesiydi. Tirajı bir milyondu. Liberal-özgürlükçüydü. Köşe yazarları arasında, solcu, sağcı, liberal her görüşten kişi vardı.

Sahibi Daryuş Homayun gazeteciydi. Doktorasına yaptıktan sonra basına girmiş ve sonunda kendi gazetesini çıkarmıştı. Liberaldi. "Anayasacı Meşrutiyeti" savunuyordu.

Evet, Ayandegan, İran’ın en etkili ve popüler gazetesiydi.

Ve bir gün...

Kavganın nedeni: Le Monde

Tarih: 11 Mayıs 1979.

Ayetullah Humeyni, Ayandegan Gazetesi’nin yalan yazdığını söyleyerek, İranlıları gazeteyi boykot etmeye çağırdı.

Peki, Ayandegan Gazetesi ne yazmıştı da Humeyni’yi kızdırmıştı?

İlginçtir; Humeyni ile Ayandegan arasındaki mesele ülke dışındaki bir olaydan çıkmıştı!

2 Mayıs 1979’da -bugün hálá kimler tarafından öldürüldüğü bilinmeyen- Ayetullah Mottahari’ye suikast yapıldı.

Bu cinayetle ilgili kapsamlı bir araştırma yapan Fransız Le Monde Gazetesi’nin haberini çevirip sayfalarına taşıyan Ayandegan, Humeyni’yi çok kızdırdı.

Çünkü haber, üstü kapalı biçimde suikastı Humeyni ile irtibatlandırıyordu.

Humeyni, Fransız Le Monde değil ama Ayandegan’a karşı öfke dolu bir konuşma yaptı.

Humeyni’nin öfke dolu konuşmasının sebebi bir değildi. Aslında Mottahari suikastı bardağı taşırmıştı.

Ayandegan, yeni rejime karşı özgürlükçü kesimin taraftarlığını yapıyordu.

Yayınları Humeyni’yi kızdırdı

İran Gençlik ve Spor Bakanlığı’ndan bir yetkili, yandaş medya İttilat Gazetesi’nde, kız ve erkek çocukların birbirinden ayrı spor yapmaları gerektiğini, aksi takdirde yakında spor salonlarının yanına bir de doğumevi açmak gerektiğini yazdı!

Kuşkusuz bu yazıya bugün siz nasıl tebessümle yaklaşıyorsanız, o gün İranlıların çoğu da öyle yaklaştı.

Ayandegan bu görüşle alay eden bir makale yayınladı.

Aslında kimse tehlikenin farkında değildi henüz.

Herkes yeni rejime yaranma telaşındaydı.

Bu konuda komik bir örnek vermeliyim:

Tahran Kent Tiyatrosu’nun önünde Henry Moore’nin yaptığı flüt çalan adam yontusu vardı.

İran, İslam Cumhuriyeti olunca yeni rejime yaranmak isteyen Berlin’de tiyatro bilimleri öğrenimi görmüş, yani okumuş tiyatro müdürü hemen heykelin pipisini kestirdi. İnanın şaka değil.

Fakat pipi kesilerek sorun giderilemedi. Çünkü bu kez heykelin dişi mi erkek mi olduğu kafaları karıştırdı!

Tiyatro müdürü heykeli giydirmek istedi.

Ama mollalar kesin çözümü buldu; heykel parçalanarak çöpe atıldı!

Bir süre sonra da yeni rejime yaranmak isteyen müdürün işine son verildi; tiyatrolara yasak getirildi!

Zamanla komik görünen olaylar dehşetli bir hal almaya başladı.

Ayandegan hepsini haber yapıyordu.

Kamusal alanda kadınlara başörtü zorunluluğu getiren yasaya Ayandegan karşı çıktı.

Peçesiz dolaştığı için saldırıya uğrayan kadınların çığlıklarını tek duyan gazete Ayandegan oldu.

İçki satan büfelere, fabrikalara yapılan saldırılar Ayandegan’da yer aldı.

Kızların evlenme yaşının 18’den 13’e düşürülmesine karşı çıkan yine Ayandegan’dı.

İranlı aydınların büyük çoğunluğu, molla rejiminin yaptıklarını hep, "geçiş sancıları" olarak görüyordu. Her seferinde "Tamam bu sonuncusu" diyorlardı.

Ancak bu tehlikeli gelişmeden haberdar olan gazeteci yazarlar da vardı.

Ayandegan Gazetesi köşe yazarı Said Cevadi bunlardan biriydi.

Her gün yazıyordu: "Faşizmin ayak seslerini duyuyorum!"

Köşe yazarı Cevadi’yi bir kişi duydu: Ayetullah Humeyni.

’Yılmayacağız’ manşeti

Humeyni, Ayandegan’ın "baş belası" olacağını çoktandır anlamıştı.

İktidara daha tam hákim olamadığı için ilk başta gazeteyi kapatamayacağını biliyordu. Bu nedenle boykot çağrısı yapmıştı. Sanıyordu ki gazete ya geri adım atacak ya da satamayıp iflas ederek kapanacaktı.

Humeyni’nin beklediği olmadı.

Humeyni’nin boykot çağrısından bir gün sonra, Ayandegan dört sayfa çıktı.

İlk sayfada kısa bir açıklama vardı; Mottahari suikastıyla ilgili haberler Fransa’da çıkmıştı. Onlar sadece çeviri yapmışlardı. Eğer İran devleti olarak tepki duyulacaksa Fransa’ya duyulmalıydı!

Bu açıklamadan sonra da eklediler: "Yılmayacağız."

Gazetenin diğer üç sayfası boştu, bembeyazdı.

Ayandegan mücadeleye kararlıydı.

Ama...

Bayiler gazeteyi satmaya korktular. Çünkü gazeteyi satan bayilerin dükkánları eli sopalı mollalar tarafından tahrip edilip, yakıldı!

Başörtüsüz kadınların yüzüne kezzap atan, sinema, kitabevi yakan, içkili yerleri yakan mollaların hedefinde bu kez gazete büfeleri vardı.

Büfeciler, Ayandegan’ı satmamaya başladılar.

Bu kez devreye gazetenin okuyucuları girdi; Ayandegan’ı elden sattılar.

Gazete tiraj kaybetmedi. Ancak...

’Bunlara tolerans yok’

Ayetullah Humeyni’nin Ayandegan’a hiç tahammülü yoktu.

Gazeteyi çıkaranlara, satanlara, okuyanlara "Vahşi hayvanlar" diyordu. "Bunlara karşı hiç toleransımız olmayacak" diye halkı kışkırtan konuşmalar yapıyordu.

Boykot pek etkili olamayınca eli sopalı mollaların hedefinde bu kez gazete okuyucuları vardı.

Yaşamı boyunca Ayandegan görmemiş, okumamış yoksul varoşlar, gazeteyi kimin elinde görürse saldırıp öldüresiye dövüyordu. Ayandegan’ı taşımak, okumak artık riskli hale geldi.

Enformasyon Bakanı Minaci’ye göre bu şiddet değildi; halkın içten gelen tepkisiydi.

Ve basına da öğüt veriyordu sürekli:

İslam Devrimi yolundan sapmayın! Halkı kışkırtmayın! Halkı kandırmayın!

Yıllarca Şah’a karşı mücadele vermiş, özgürlük hareketlerini savunmuş Ayandegan, yandaş medyada yapılan kışkırtıcı, yalan yayınlar sonucu bir anda, "Amerikancı" ve "Siyonist" oluverdi!

Kara propaganda başarılı oldu. İnsanlar korktular.

Sonuçta molla şiddeti ve Humeyni kazandı.

Sahibi tutuklandı

Ayendegan, "yeni rejimin basın özgürlüğü konusundaki tutumu açıklığa kavuşana kadar yayınına bir süreliğine ara verdiğini" açıkladı. Sonra bir iki kez çıkma teşebbüsünde bulundu.

Ancak...

Velayat-i Fıkıh tarafından 8 Ağustos 1979’da kesin olarak kapatıldı. Sahibi Daryuş Homayun tutuklandı. "Günah keçisi" ilan edildi. Sonra İran’dan kaçıp Türkiye üzerinden Paris’e gitti.

14 Eylül 2008...

Ayandegan, İran’da hálá yasak!

Ayandegan’ın başına gelenleri "geçiş döneminin spontane olayları" diye düşünen İranlı aydınlar, bugün Paris kafelerinde gördükleri ihtiyar Daryuş Homayun’dan af diliyorlar!

İslamcı medyaya örnek bir İran gazetesi: Camee

CAMEE (Toplum), 1998’de yayın hayatına başladı.

Kısa sürede İran’ın popüler gazetelerinden biri oldu; 300 binlik tirajı vardı.

16 sayfalık gazeteyi, Tahran’da evden bozma küçük bürolarında kadınlı erkekli 45 kişi hazırlıyordu.

Farklıydı. Farkı, kimsenin yazamadığı alışılmışın dışındaki haberlere yer vermesiydi. Örneğin, Hizbullah’ın yasadışı faaliyetlerini çekinmeden yazıyorlardı. Faili meçhul cinayetlerin üzerine gidiyorlardı. Yolsuzluklarla savaşıyorlardı. İran cezaevlerinde yatan siyasilerle röportaj yapıyorlardı.

Siyasi karikatürleri, kara mizahı korkusuzcaydı.

Yıllarca görmezlikten gelinen kültür-sanat haberlerine geniş yer veriyorlardı.

Okuyucu kitlesi, yıllarca tekdüze resmi haberlerden sıkılan reform yanlısı kişilerdi.

Gazetenin çember sakallı Genel Yayın Yönetmeni Maşaallah Şemsülvaezin, yayın çizgilerini şöyle açıklıyordu:

"Biz demokratik diyaloğun seviyesini yükseltmeye ve hükümetin özgürlükler konusunda ne derece hoşgörü sahibi olduğunu sınamaya çalışıyoruz." Ardından ekliyordu: "İran’da demokrasinin bir mayın tarlası olduğunu biliyoruz; kendimizi mayın arayıcılar olarak görüyoruz."

Camee aslında İslamcı rejimi savunun bir gazeteydi.

Çalışanlarının çoğu İslam Devrimi’ni desteklemişti.

Bu siyasal görüşleri, iktidarın/rejimin yanlışlıklarını yazmalarına engel değildi.

Reform yanlısıydılar. "Düşünce özgürlüğü olsun ki inanç özgürlüğü olsun" ilkesini benimsemişlerdi.

Kısa sürede başarıyı yakalayan Camee’nin yayın hayatı uzun olmadı.

Yayımlanmaya başladıktan dört ay sonra hakkında dava açıldı:

"Ahlaki düzene iftira ettiği ve gerçekdışı makaleler yazdığı" gerekçesiyle suçlu bulundu.

Rejim destekçilerinin "düşman uçağına" benzettiği Camee bir ay sonra kapatıldı.

Haziran ayında kapatıldığında tirajı 2 milyona yaklaşmıştı.

Geri adım atmadılar. Aynı kadro yeni bir gazete çıkardı: Tus (İran).

Yeni gazete Tus’un mizanpajı da, yayın çizgisi de Camee’den farklı değildi.

Korkusuzdu.

Reformcu eski bakanlar Ataullah Mohacerani ile Abdullah Nuri’nin Tahran Üniversitesi’nde cuma namazı kılarken seksen kadar Hizbullah yanlısı tarafından dayak yemesini manşetine taşıdı.

Tus, iktidarın askeri gücü Hizbullah’ı bile hedef almaktan çekinmedi. Başyazında aynen şöyle yazdı:

"Bunu yapanların teröristlerden farkı yoktur. Bu konuda tepki göstermeyen ve susanlar, kendi kişisel çıkarlarına hizmet etmektedirler, devrim ideolojisine değil."

İran yargı mekanizmasının başındaki isim Ayetullah Muhammed Yezdi, cuma vaazında Tus’a yanıt verdi:

"Günümüzde gazeteler ve dergiler özgürlük adına büyük hatalar yapmaktadırlar. Yasaklanan bir gazetenin yeniden yayımlanmaya başlanması özellikle kanun dışıdır. Ümit ederim ki birileri harekete geçmeden Kültür Bakanı harekete geçer."

Ağustos ayında Tus kapatıldı. Gerekçe benzerdi: "Kamu düzenini bozacak yalanlar yazmıştı!"

Mollalar artık akıllanmışlardı. Gazetenin başka isimle çıkmaması için Tus’un yayıncısı Hamid Rıza Celayipur ile altı yönetici tutuklandı.

On yıl önce İslam devrimine büyük katkıları olmuş, içişleri ve dışişleri bakanlıkları yapmış olan yayıncı Celayipur, 1998 yılı yazında ruh halini şöyle anlatıyordu: "Dolu bir silah üzerime çevrilmiş gibi hissediyorum. Bilmediğim tek şey, tetiğe ne zaman dokunacakları."

Hamid Celayipur bu sözleri ederken gözlerinden akan yaşları, birlikte çalıştığı gazeteci kız kardeşi Fatime Celayipur’dan saklıyordu. Çünkü iki erkek kardeşi Irak Savaşı’nda şehit olmuştu. Üçüncüsü ise rejim muhalifi Mücahidin saldırısında ölmüştü. Şimdi ise kardeşlerinin uğruna öldüğü rejim silahı onun üzerine doğrultmuştu.

Celayipur Ailesi daha birkaç yıl öncesine kadar rejiminin sembolüydü.

Şimdi ise rejimi tehdit eden bir aileydiler!

Korku içindeydiler. Nasıl korkmasınlar? O yıl İran’da ardı ardına faili meçhul cinayetler işlenmeye başlandı. Öldürülenler hep reform yanlısı aydınlardı.

O karanlık günlerde Camee ve Tus kapatıldıktan sonra üçüncü gazetelerini çıkardılar: Neşat (Mutluluk).

Neşat özellikle rejimi eleştiren üniversite öğrencilerinin okuduğu bir gazete oldu.

Ve doğal olarak Eylül 1999’da kapatıldı. Genel Yayın Yönetmeni Latif Safari hapse atıldı.

Suçu, "İslam’ın kutsal buyruklarına ve yüce liderine hakaret" idi.

Bunu şu yazıyla yapmıştı: "Asılarak ölüm cezası uygulanması ve intikam almaya yönelik cezalar, dünyadaki cinayetlere ve ahlaksızlığa çözüm getirmemiştir. Ve üstelik bunlar Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’yle bağdaşmıyor."

Bu makaleye Ayetullah Hamaney sert yanıt vermişti: "İslam’ın temel ilkelerini inkár eden kafirdir ve cezası ölüm olmalıdır."

Sonuçta:

Camee, Tus ve Neşat; üç gazete de kapatıldı.

Çoğu çalışanı, işkenceleriyle meşhur Evin Cezaevi’ne gönderildi.

Oysa bu gazeteciler, yazarlar İslam Devrimi’ne bağlıydılar.

Hepsi İslam Devrimi’ne inanmışlar, İslam Devrimi için mücadele etmişler, bu uğurda yakınlarını kaybetmişlerdi.

Hálá inançlıydılar.

Zamanla İslam devrimi kendi evlatlarını yemeye başlamıştı.

Bu evlatların tek farkı, rejimi eleştirmeleriydi.

Kaz’an...


Mercümek dönemi yaşanırken...

Şevket Kazan vardı.

Sonra bunlar geldi.

2’ye çıkarıldı kazan sayısı...

"Win-Win" dedi Başbakan.

Yani "kazan-kazan!"

Kömür, mercimek servisi başladı.

Al mercimeği-ver oyu.

Kazan-kazan.
*
Ve, şimdi öğreniyoruz ki...

Tabağı çanağıyla birlikte TBMM’nin başka nesi verilmiş Deniz Feneri’ne?

2 kazanı.

*
E hal böyleyken...
*
Ben Deniz Fenerci arkadaşların yerinde olsam, hiç öyle avukatla mavukatla uğraşmam... Çıkarım "Paralar nerde" diye soran Alman hákimin karşısına, "Bak hoca" derim...

"Siz Almanlar bilmezsiniz.

Bizim Türkler gayet iyi bilir.

O kazan öldü!

Diyeceksin ki, kazan ölür mü?

Doğurduğuna inanıyorlardı...

Öldüğüne de inanırlar.

Ne sen beni üz, ne ben seni.

Tahliyemi talep ediyorum."

-------------
Bataklıkta çırpınmak!Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN
10.09.2008 - 09:01

Küresel düzeyde yaşanan olumsuzluklar üreten kesimler başta olmak üzere yapısal sorunlarımızı ağırlaştırırken istikrarsızlık potansiyelini beslemeye devam ediyor. Bir yandan durgunlaşma eğilimi diğer yandan artan enflasyon baskıları ekonominin çarklarını dönemez hale getiriyor. Hangi açıdan bakar isek bakalım olumsuzluk boyutunun dayanılmaz boyutlara ulaştığı dikkat çekiyor.

Gerek iç ve dış talep daralması gerekse olumsuz maliyet koşulları hareket yeteneğini sınırlıyor. Diğer taraftan mevcut uygulamalar çerçevesinde yüksek düzeyini koruması beklenen tasarruf açığı ve cari açığın finansman kalitesi bozuluyor, aşırı kırılgan hale gelen borç-alacak zinciri stok değişkenlerdeki sorunları yaratıyor veya mevcut olanları büyütüyor. Ekonomik daralma, daha da yüksek işsizlik kaçınılmazlaşır iken, düzeldiği iddia edilen mali sektör ve kamu dengesi mevcudu koruyamamanın sıkıntısını yaşıyor. Bu sorunlar yumağı hem rekabet gücünü çökertiyor hem de azalan gelirin paylaşımını iyice bozarak sorunların tüm sektörlere ve ekonomiye daha hızlı bir şekilde yayılmasına aracılık ediyor.

Ülkemizde toplam sınai üretim içinde ihracatın payı 2000'li yıllarda olğan dışı bir hızla arttı. Sanayiciler daha kârlı olduğu için değil iç pazardaki olumsuzluklar nedeniyle bu yola yöneldi; maliyetleri aşağı çekmek zorunluluğu nedeniyle ölçekler değişti ve pek takdir edilmese bile bu alanda mucizeler yaratıldı. Fakat artık durum değişti hem önemli pazarlar hızla daralmaya başladı ve yeni pazar bulmak çok zorlaştı hem de maliyeti düşürmeyi bırakın artışını önleyecek mucizeler yaratmak imkansızlaştı. Özetle söylemek gerekir ise tıkandık. Üretim azalacak, azaldıkça ölçek ekonomisinden uzaklaşılacağı için maliyetler artacak, kârlı fiyattan satılamayan ürünler ise artık üretilmeyecek. İşsizlik artacak, ödenemeyen borçlar anormal düzeylere çıkacak, dış talebe paralel olarak iç talep de daralacak. Belki düzelir umudu ile zararına üretim göze alınsa bile finansman bulmak pek mümkün olamayacak.

İçeride Merkez Bankası'nın hesapladığı reel efektif döviz kuru endeksleri gerçeği yeterince göstermese bile ağustos ayında tarihi rekor seviyelere ulaşmış; üreticinin perişanlığını dayanacak gücünün kalmadığını resmediyor. Söz konusu endeksler tüketici fiyatlarına göre yüzde 94 üretici fiyatlarına göre yüzde 67 aşırı değerliliği işaret ediyor. Dışarıda doların güçlenmesi ise ithal girdi maliyetini artırırken, birim ihraç ürünü başına hasılayı küçülterek açmazı büyütüyor. Ayrıca uluslararası döviz piyasalarındaki gelişmeler dolar bazındaki büyüklükleri olumsuz yönde etkileyerek beklenti yönetiminden medet umarak günü kurtarmaya çalışanları da ofsayta düşürüyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nde sektörel dernekler toplantısında dile getirilen sorunlar ciddiye alınmıyor. Evet haklısınız maliyetlerinizi aşağı çekmek gerekli çalışalım deniyor; iki hafta sonra elektriğe yüzde 15'lik bir zam daha geliyor ve sekiz aylık ayarlama yüzde 65'e yaklaşıyor! Sormak gerekiyor hükümetin niyeti nedir? Bu ülkede yaşayanlara üzüm mü yedirmek istiyor yoksa onları güçlülerin masasına meze mi yapmaya çalışıyor? Eğer niyet üreticiyi bitirmek ve ülkeyi parçalamak ise doğru yaptıklarını söyleyebiliriz. Eğer niyet aksi yönde ise tüm uygulamaların acilen değişmesi gerekiyor. Mevcut uygulamalardan vazgeçmeyelim, mali disipline önem verelim ve AB sürecinde kararlı olalım diyenlerin de herkesi aptal yerine koyma tavrından vazgeçirilmesi önemli. Bu açmazı yaratan yaklaşımlar kendi üretip beslediği sorunlar yumağını çözemez... Kendisi için istediğini başkalarına çok görenler demokrat ve inançlı olamaz.

--------

Bana “Yazıklar olsun!” yigit bulut

Bir yazarın yazdıkları “ne kadar” önemli ve değerlidir? Karşısındakilerin “anlayabildiği kadar.”

Siz, “dünyanın en gizli belgelerini ortaya çıkarın, en stratejik yorumlarını yapın”, anlattıklarınız “karşınızda sizi dinleyenin” algılaması ile sınırlıdır.

Bunları neden yazdım?

Hemen arz edeyim son günlerde kamuoyu o kadar hassas ve hepimiz o kadar “karışık” bir algılama içindeyiz ki ne yazarsam yazayım, birkaç okuyucumdan aksini algılayıp sonuca vararak beni yargıladıkları yönünde “Bu da şaka” dedirtecek mesajlar alıyorum.

İşte en güncel örnek. Hatırlarsanız Cuma günü “biat medyasına katkım” diyerek Deniz Feneri olayını komplo teorileri ile harmanlamış ve “herşeye kılıf bulmaya çalışanlarla” tabiri caiz ise “dalga geçmeyi” denemiştim! Ama gördüm ki okuyucularımız benim her yazdığımı fazla ciddiye alıyor ve “ironi” yaptığımı dahi sorgulamadan “Doğrudur” diyerek, yargıya varıyor.

Bu yazı sonrası bir okuyucumdan gelen ve arkasından “Helal olsun” dediğim mesajı aynen aktarıyorum:

“...Deniz Feneri olayı düzmece öyle mi? Yazıklar olsun sana. Biz de seni adam sanmıştık. Onlara katkı yapacak kadar yanlarına çekebildilerse seni helal olsun onlara. Patlayıncaya kadar, çatlayıncaya kadar yiyip içsinler... Zavallı Türkiye’m aklı başında zannettiğimiz bir aydınını (?) kaybetti demek. Eh, madem öyle bu yolda devam et. Dönme bir daha bizim aramıza. Fehmi Koru ağabeyin de sana bir kıyak yapmak için aracı olur elbet. Sen de malum saflarda yolunu bulur, köşeyi dönersin hayırlısıyla... Son bir not: her kitap doğruyu mu yazar? Hele romanlar, hayal mahsulü değil midir? Ne kadar inanılır, ne kadar güvenilir. Tabii bir de yazdıranın amacı ve şeceresi de düşünülmeli, ne dersin?...”

“Ben ne diyorum”, bu mesajı yazan sevgili dostum ne diyor!

Bu noktada sizlere de sorarak veda etmek istiyorum “Biat medyasına katkımdır” diyerek, “Deniz Feneri olayını da abuk subuk bir şekilde aklileştirin” diyerek örneklerle “tam bir ironi” denemesi yaptığım bu yazıdan sizler de yukarıdaki “mesajı mı” aldınız? Eğer öyleyse bana yazın ben de bu işi bırakayım!

Sonuç: Biat medyasına yeniden sesleniyorum Cuma günü çıkan yazımı mutlaka okuyun ve verdiğim ipuçlarından yola çıkarak “Deniz Feneri’ni” gölgelemeyi deneyin! Göreceksiniz çok yol alacaksınız!

7 Eylül 2008 Pazar

“Deniz bitti” hala farkında değiliz!yigit bulut/MEHMET ŞEVKET EYGİ FETHULLAH GÜLEN'E SAVAŞ MI AÇIYOR?

deniz feneri ...


“Deniz bitti” hala farkında değiliz!yigit bulut.. yorum/analiz


Son bir haftadır birçok mesaj alıyorum, soru hep aynı piyasalarda neler oluyor?

Olan biten çok açık dünya ekonomileri “kendi gerçeklerine” dönerken ve daha da önemlisi dünya büyük bir ekonomik krizin hâlâ eşiğindeyken, dünyadaki gelişmelerin sağladığı avansı ülke yararına kullanamayan Türk ekonomisi, “kendi gerçeklerinin” gereğine doğru çekiliyor!

İşin daha acı ve çok tartışılması gereken bir tarafı daha var bence ne olup bittiğinin farkında değiliz ve “önlem alması gerekenler” adım atmak yerine kendi ideolojisi uğruna sadece “sistemle” dalaşmayı tercih ediyorlar!

Daha net yaz derseniz, gündeme hakim olan davranış çok açık kendi yaratmadığımız “olumlu” dalga üstünde bugüne kadar “sörf” yaparak, yine kendi kurmadığımız sistemle, yerleşik düzenle taraf veya karşı olarak “dalaşmak” ve bunu sanki “kendi ideolojisi uğruna değil de vatandaş adına yapıyormuş” gibi pazarlamak!

Evet, kimse kızmasın, yapılanın tam tarifi bu! Hepimiz bu dinamiğin “parçalarıyız”! İşte enflasyon verileri, işte makro göstergeler, işte 2001-2007 arasında “geldiğimiz” nokta! Ve çok dikkat edelim bundan sonra yaşayabileceklerimiz!

Sevgili dostlar, dost acı söyler ama “doğru bildiğimi” söylemek zorundayım sorumlu olup önlem alması gerekenlerde ekonomik gündemi “saptırmaktan” başka “olabileceklere dair” ciddi bir teşhis ve önlem göremiyorum... Ve malesef işin diğer bir kötü tarafı “Dünya neler yaşadı, nerelere geldi, neler olabilir?” demek yerine 80 yılın yarattığı katma değeri satıp, özelleştirmede “rekor” kırdık diyenler, ortaya çıkan geçici rahatlığı “ülke yararına” değil, kendi ideolojileri uğruna sistemle dalaşmak için “kullandıklarını” kabul etmekten çok uzaklar... Yaptıklarının ülkeyi bitirdiğinin farkında bile değiller... Ülkenin derdine bakın kimse çekini ödemiyor, esnaf kan ağlıyor, ülkemin bankaları 6 ayda 60 milyar dolara yakın değer kaybetmiş, dış ticaret açığında, cari açıkta rekor var, Kuzey Irak’ta-Kıbrıs’ta “kapının önüne konmak” üzereyiz, hepimiz “kavga” derdindeyiz...

Sonuç 1: Dünya 2001-2007 Kasım arasında son 150 yıldır görmediği bir büyüme yakaladı. Her ülke, her “ekonomi” bundan nasibini aldı. En azından “eksiklerini” kapama adına yapısal düzenlemeler yaptılar...

Sonuç 2: Biz ne yaptık? Bırakın “avansı” kullanıp, eksiklerimizi “kökünden çözmeyi”, bu rahatlık içinde bir de “birikimleri satarak” ve daha da borçlanarak “bu dinamiği” üzerinde rahatça kutuplaşacağımız bir zemin yaratmak için kullandık... Geldiğimiz nokta çok açık ve net, deniz bitti ve şimdi “bu ülkenin vatandaşları bu oyunun hesabını çok acı bir şekilde vermeye hazırlanıyor”! İşte dünyanın en yüksek faizini ödeyen, “benim diyen” ülkeler içinde en yüksek enflasyonuna sahip olan ve makro verileri “son 5 yılda en hızlı bozulan” Türkiye!

Sonuç 3: Bu kavgada “ana tercih” siyasi otorite tarafından yapıldı, bazen aşırı yerleşiklere karşı bir kavga da gerekiyordu, ama işin dozu kaçtı Türkiye “taraflara” bölündü...

Son söz: Çok uzun süredir ilk defa “ekonomi” ile ilgili bir yazı yazıyorum. Kısa sürece bir felaket beklediğimi düşünmeyin ama bir gerçek var ve vurgu yapmam gerekli dünya “zor bir döneme” giriyor, bizde ise “ne olduğunu” algılayan bile yok! Yaklaşan “dinamiği” ülke adına daha ciddiye almamız gerekli!


YENİ HAFTADA ENDEKS
halil rencber teknikanalizi..


İŞTE TSK'NIN CEZAEVİNDEKİ PAŞALARA ZİYARETİNİN KODLARI!yalcın kücük..


Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ergenekon’dan tutuklanan emekli Orgeneraller Şener Eruygur’u ve Hurşit Tolon’u ziyaret etmesi gündemdeki sıcaklığını koruyor.

Bilindiği gibi; Kocaeli Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mendi tarafından Kandıra F Tipi Cezaevi’nde bulunan paşalar ziyaret edildi.

Genelkurmay Başkanlığı, internet sitesinde bu ziyaretin ‘TSK adına gerçekleştirildiğini’ duyurdu.

Bununla birlikte 2 Eylül tarihli Akşam gazetesinde İsmail Küçükkaya imzalı bir haberde; Hava Kuvvetleri’nde bir muvazzaf subayın tutuklandığı yer aldı. Buna göre; bir kurmay subay gizli MİT belgesini sızdırmakla suçlanıyordu.

Hava Kuvvetleri’nde konuyla ilgili bir soruşturma yürütüldüğü; Ergenekon iddianamesine konmayan muvazzaf subaylarla ilgili belgelerin de Askeri Savcılık tarafından Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’den istendiği, haberde yazıyordu.

Prof. Dr. Yalçın Küçük, gündemi sarsan bu olayların kodlarını Odatv.com’a yorumladı.


İşte Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün Odatv.com’a yaptığı ezber bozan açıklamalar:

‘Efendim, Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığının yaptığı iş, çok yeni ve önemli bir adımdır.Bu şudur; İşçi Partisi yöneticilerinin bilgisayarında Hava Kuvvetlerindeki muvazzaf görevli bazı subayları bağlayan, ilzam eden, birtakım gizli bilgilere ulaşmış Ergenekon savcısı Zekeriya Öz.,bunun üzerine anlaşılan dosyalar hazırlamaya başlamış fakat birde Hava Kuvvetleri Komutanlığına dolayısıyla Hava Kuvvetleri Savcılığına bunu bildirmiş.Şimdiye kadar böyle yapılıyordu ancak çok büyük bir ihtimalle Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Babaoğlu’nun direktif ve işaretleri üzerine Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcısı Yargıç Albay Zeki Üçok duruma müdahale etmiş görünüyor.Müdahale etmiş sözcüğü hafif bir sözcüktür.

Öyle anlaşılıyor ki Askeri Yargıç Albay Zeki Üçok ile Ergenekon savcısı Zekeriya Öz arasında bir bilek güreşi olduğunu çıkarabiliyoruz. Bu bilek güreşinin sonunda Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcısı Yargıç Albay Zeki Üçok , Zekeriya Öz’ün bileğini bükmüş görünmektedir.İradesi dışında, isteği dışında dosyayı almıştır. Dosya şu anda Albay Zeki Üçok’un bu bilek güreşini kazanması neticesinde hava kuvvetleri mahkemesine intikal etmiştir,önemi budur.Savcı Zekeriya Öz kendisini ilgilendiren, ilgilendirmeyen konularda hepsini İstanbul’daki Devlet Güvenlik Mahkemesinden müdevver mahkemede yargılatmak istemektedir.Bu arada büyük,aptal gazetecilerin fıkra yazarlarına haber verip bu özel 13 numaralı ağır ceza mahkemesi çok yakın bir zamana kadar 4 numaralı devlet güvenlik mahkemesi idi.Aynı usullerle devam etmektedir.Askeri Savcı Yargıç Albay Zeki Üçok bu davayı almış ve işlemektedir.

Demek ki Ergenekon klasörlerinden bir bölüm hukuka, kanuna, usullere uygun olarak görülmesi gereken mahkemede görülmüştür.Bunu başarmışlardır, mesele bu kadar önemlidir. Akşam gazetesinden İsmail Küçükkaya’nın haberi çok doğrudur.Özü doğrudur,bu ilktir.Ne demek bunun önemi;Asker kişilerin, subay kişilerin görevde oldukları zaman görevleriyle ilgili bir iddia bir suç isnadı olduğu zaman bunun askeri mahkemede görülmesi gerekir.Birinci nokta budur.Bunun devam etmesini beklemek doğaldır.Ne demek devam etmesini beklemek doğaldır;Yüksek komutan hattında gazetelere intikal eden yakıştırmaların görevleri sırasında olanın dışında hiçbir yakıştırma görmüyoruz, dolayısıyla Şener Paşa Hazretleri ile Hurşit Paşa Hazretleri Örnek Paşa’nın notları nedeniyle görevlerinden dolayı,görevleri sırasında yaptıklarına dayanılarak (artık ne yaptılarsa) bugün tutukludur.Usulüne göre kanuna göre hukuka göre tıpkı Hava Kuvvetleri Komutanlığının yaptığı gibi bunlarında bir an önce askeri mahkemeye alınması gerekir, ancak kanunlara göre Şener Paşa paşa olduğu için, Hurşit Paşa paşa olduğu için, general olduğu için kanunlarımıza göre bunlarla ilgili yetkili savcılıkla mahkeme Genel Kurmay Başkanlığı Mahkemesi ve Genel Kurmay Askeri Savcılığıdır.Şu anda bundan sonra bu adımın atılmasını beklemek gerekir.

Türkiye’deki bütün değerli hukukçularda bu durumdadır. Ne yazık ki bundan önceki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt zamanında Yaşar Paşa zamanında bu kanuni gerekler ihmal edilmiştir. Ayrıca Ben çeşitli açıklamalarımda televizyon konuşmalarımda Türk Silahlı Kuvvetleri adına Şener Paşa’yla Hurşit Paşa’nın ziyaret edilmelerinin yerinde olacağını söylemiştim.Yaşar Paşa Hazretleri zamanında bu da ihmal edilmiştir.Bugün bu yerine getirilmiştir. Dolayısıyla bunları birbirine yakın adımlar olarak telakki ediyoruz.Bu ziyaretle ilgili olarak da ;İşin silahlı kuvvetlerin iç yapısına dair olan kısmına ben girmem ama bu beklenen ve Türk Silahlı Kuvvetlerine yakışan bir adımdır yalnız bu Türk basını öyle bir bağnazlık içinde ki bunun ilk işaretini Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Babaoğlu verdi. Kendisine demin sözünü ettiğim hava kuvvetleri askeri savcılığının ısrarla Ergenekon içinden bir dosyayı alıp, kendi hukuk düzeni içine soktuğu sorulduğu zaman Ergenekon’la ilgili olarak’’Ne ki Ergenekon,ne olduğu belli değil.’’dedi.Bu bir işarettir.Hava kuvvetleri komutanının bu sözünü genel kurmay başkanından habersiz,bilgisiz söylediğini düşünemeyiz.Ne diyor;’’Nedir ki Ergenekon dosyaları?’’diyor.’’Ne olduğu bilinmiyor?’’ bunu’’ Ergenekon bir şeye benzemiyor’’Ergenekon klasörleri muz gibi de diyebilirdi.Bunu söylediğini söylemiyorum.Ben de bunu söylemiyorum ancak bir noktayı kabul etmemiz gerekir ki Savcı Öz’ün hukuka olan güveninin eksikliği, hukuka olan bağlılığının eksikliği, ceza hukuku bilgisinin eksikliği, ceza muhakemeleri hukukundaki bilgisinin eksikliği yüzünden cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman bir mahkemenin iddianamesi bu kadar tartışma konusu olmamış bu kadar ağır sözler söylenmemiştir.

Türkiye Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman bir iddianameye, iddianamelerin eklerine bu kadar ağır bu kadar saygıdan uzak sözler söylememişlerdir.Bu hale getirdiler,birinci nokta budur.İkinci nokta şudur; Televizyonlara baktığınız zaman Ergenekon’dan demokrasi bekleyen bir takım köşe yazarları ama Genelkurmayın açıklamasında adalete güvenden bahsediyorlar diye, akıl almaz mantık oyunları demek istemiyorum ama mantık açıklamalarında bulunuyorlar.Ne demek bu?Ne diyecekti genel kurmay başkanlığı…Bir defa bu şudur: Ölüm döşeğindeki bir hastaya bile dilimizle yaşayacağınıza inanıyorum yaşayacağınıza,sağlığınıza güveniyorum denir.Bunun anlamı Genel Kurmay başkanlığının açıklamasında Türk adaletine güveniyoruz demek,Türk adaleti bizim güvendiğimiz gibi hareket etmelidir demektir.Türkçe budur. Bunlar şaşkınlık içinde son ziyaretin yarattığı panik içinde ne söyleyeceğini bilmiyorlar.Bir gün önce Hava Kuvvetleri Komutanı ‘Neye benziyor ki o ?’demiş.”Ne söylüyorsunuz?anlamıyorum.” Ondan sonra Genelkurmay Başkanlığı adalete güvendiğini söyledi, tabi güvenir Genel Kurmay Başkanlığı, hepimiz güveniriz.Eninde sonunda adalet bizim adaletimiz ama bu klasörlere güvenmediklerini gösterdiler.Bir kısmını Hava Kuvvetleri Komutanlığı” Evet böyle bir iddia var.Hava kuvvetlerinden gizli bir belge başka bir bilgisayarda mı? çıkmıştır, O muvazzaf bir subaydır,görevde yapmıştır bunu biz yargılarız.”demiş,Savcı Yargıç Albay Zeki Üçok zorla bu dosyayı almıştır.Şimdi öbür dosyaları da almak gerek.Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları kanunlara aykırı bir iş yaptıysa, görevleri zamanında yaptılarsa bunları kendileri yargılar,cezalandırır yahut tahliye eder,beraat ettirir.O onun işidir,askeri ilgilendirendir. Devlete karşı bir suç bir isyan hali varsa bu muvazzaf subaylar tarafından yapılmışsa O, rütbelerine göre askeri mahkemelerde görülür.Bundan sonrası budur.Birinci nokta budur.

Demek ki güvenden kasıt budur.Tabiatıyla güvenecektir.Medyanın bu hale getirmesi çok gariptir.Bu ziyaretle ilgili olarak gördüğüm ikinci nokta;koskoca gazeteciler,koskoca yazarlar,Radikal gazetesi,Milliyet gazetesi öğrenci deyimiyle bunlar diyorlar ki” Ama izin almıştır.”Bunlar çok cahil .Bir hapishaneye girmenin iki yolu vardır;bir düzenli yolunu bırakıyorum.Ne demek düzenli yolu;yönetmeliklere göre içeride olanların şu şu derecedeki akrabaları şu gün,şu şu şu avukatları bugün gelir derler,kapıda listelere bakarlar ,hapishane kapısından belirlenen günlerde girerler. Bu hariç bunun dışında herkim olursa bir hapishaneye iki türlü girilir.İlgili savcıya,bu savcıya infaz savcısı denilir,başvurulur.Oda bir şekilde hapishaneye işaret verir.Milletvekili gelecektir, saygıdeğer yazar gelecektir “Alın”der. İlgili savcı hapishane kapısına işaret vermeden hiç kimse hapishaneye giremez.Böyle bir izin değil.Yüksek paşalar özel kalemindeki yaveri telefon etmiştir,savcı da baş üstüne paşam demiştir.Paşama söyleyeyim demiştir, girmiştir.O diğer akrabaların dışında birinci yol budur.İkinci yol nedir biliyor musunuz? Ya, infaz savcısına hapishaneyle ilgili savcısına, haber vereceksiniz yahut tankla gireceksiniz. Bir de Kolordu Komutanı tankla beraber girebilirdi, girmemiş.Buna tabi hepimizin sevinmesi lazım ama ikide bir “Yok efendim izin istedi.”olmadan girilmez.Bu nedir? Bu şudur:Kandıra ziyareti nedir?;Bizim askerlikten gelme, halkımız arasına da yayılmış olan bir söz vardır bölük komutanları askerlerini eğitirken” Bölük dur! “der.Bölük durur ama bazen içlerinde bir asker ya duymaz ya anlamaz ona “Bölük dur,kandıralı sen de dur!” derler.Bu Kandıra’da bir dur işaretidir.AKP için kolay günler bitmiştir.Bir tesadüf bu eylül başındadır,öbürü ağustos başındadır.Gürcistan’da Rusya bu bölgede at oynatan Amerika’ya dur demiştir, bu Amerika’nın dediğinden çıkmayan Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarına da dur demektir ve bunu perişan bir şekilde anlamış görünüyorlar.Türkiye’yi anlamış,çok fazla anlamış görünüyorlar.Nerden çıkartıyoruz çok fazla anlamış olduğunu ;Bir ticaret bakanı “Rusya gümrüklerde sorun çıkartırsa biz de çıkartırız.” dediği zaman ona o sözü yalatıyorlar.O Türkiye’nin söz yalatmasıdır.

Türkiye’de o kadar uyuyor da çıkıyor adamlar böyle, şöyle böyle övünen adamlar hayır diyorlar.Rusya bizim gümrüklerimizde tırlarımızı bekletebilir, biz Rusya’nın tırlarını bekletemeyiz diyorlar.Bu budur.Şimdi nedir?şimdi Kandıra’da dur denmiştir. Gürcistan’dadır.1945’den sonra İstanbul’a müssiri geldikten sonra denizlere atıldılar Amerikan askerlerini, gemilerini karşılamak için.Şimdi Gürcüler yapıyor onu. Geldiler buraya yerleştiler, şimdi Gürcistan’a Amerika yerleşiyor.Rusya yerleştirmek istemiyor .Bambaşka bir durum var soğuk savaş başlamıştır, başlamamıştır bu tür sözlerin hiçbir anlamı yok.Soğuk savaş böyle diğer savaş gibi ilanı olmaz, davranışla belli olur.

Görüyorsunuz son zamanlarda Tayyip Bey ve arkadaşlarını hiç yüzü gülmemekte. Gürcistan’da ve Kandıra’da balayı dönemleri bitmiştir. Birinci nokta budur.Lavrof geliyor ” Tırlar meselesi ne olacak konuşmayalım onu” diyor, konuşmuyorlar.”Gemileri de çıkartacağız .”diyor.Şu anda öğrenci deyimiyle “İmam hatipli Tarzan” çok zor durumdadır. Çok zor durumda olduğu için Amerika’ya bir “Ramazan şekeri” vermiştir. Nedir ramazan şekeri? Abdullah Gül Erivan’a gidip maç seyredecek. Bu Amerika’ya verilmiş bir ramazan şekeridir. Ne olacak peki devam edecek mi? Rusya devam edecek mi? Kandıra’daki dur sesi devam edecek mi? bunu zamanla göreceğiz ama görünen nokta şudur ki Amerika’nın burada at oynatması zorlaşacaktır.

AKP kurulduğunda Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanıydı. Hilmi Özkök’ün Genel Kurmay Başkanlığı’nda AKP hükümet olabildi. Yaşar Büyükanıt’ın başkanlığında türban Çankaya Köşkü’ne gitti.Şimdi yeni bir üslup var. İlker Paşa’yla ilgili ne dediği önemli değil bir nokta önemli, bir yüksek devlet memuru üslubunu kullanıyor.Bu iyidir. Yaşar Paşa’nın dükkanı kapattık, amuda kalkacağım şakşaklığından sonra bir yüksek devlet görevlisi üslubu ile hareket ediyor, hep yazılı metinleri konuşuyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, eski silah arkadaşlarını ziyarete gidiyor.Bunlar yeni bir üsluptur.Yeni bir dönemidir.Göreceğiz.Bunun arkasından neler geleceğini göreceğiz ancak AKP’nin bir ve iki numaralı basınındaki şaşkınlığına baktığımızda iş ciddi görünüyor.Bir numaralı basını biliyoruz malum basınlar, iki numaralı AKP’nin basını da Radikal ve Milliyet onlarda da şaşkınlık var.Onların şaşırması iyidir.Veli Küçük’ün durumuyla iki yüksek paşamızın durumu aynıdır.Bir yüksek komutanlarla İlker Paşa, Işık Paşa, başka paşalar beraberce hizmet vermişlerdir.İşin insani yanı olduğu doğrudur “Siville gidiyor.”diyorlar, tabi siville gidecek askeri bir görevle gitmiyor ki.İkinci nokta; Bu gidiş Hava Kuvvetleri Komutanlığında yapılanlarla beraber alacak olursak bütün subaylar ve Veli Paşalar içindir.Böyle bir ordu en yüksek derecede her birine teker teker geçmiş olsuna gitmez.O üniformasına saygı gereği en yüksek komutana gidiyor.

Bende bir gazi ve orduyu izlemiş bir insan olarak dolayısıyla bu Hava Kuvvetleri Komutanlığının söylediği nedir ki O, Ergenekon sözü dolayısıyla herkese bir sesleniş yöneliştir.Bunlar ahmaktır.Türk ordusu Savcı Zekeriya Öz’ün tutuklama istemiyle eski devlet güvenlik mahkemesine gönderdiği her subayı ziyaret mi edecek?.En yüksek rütbeliye gitmiştir en vakur bir şekilde gitmişlerdir. Hiçbir gösterişe katılmamıştır, herkesin istediği budur.Açıklama yapıyor bizim adımıza gidiyor diyor ve bu ülkede devlet görevlisi bir savcı izin vermeyeceğim diyor.Bunu ancak Deniz Baykal’ın Milletvekillerine diyebilir.başkasına diyemez. Gördünüz demezlerdi. Neden gördünüz diyorum Savcı Öz Adana’dan DGM’ye şunları al tutukla gönder dedi Adana DGM mahkemeye çıkartmadı. Okuduğumuza göre Savcı Öz Ankara DGM savcısına Ferda Hanım’ı alın yüz soru sorun demiş.’


MEHMET ŞEVKET EYGİ FETHULLAH GÜLEN'E SAVAŞ MI AÇIYOR?

Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi, zekat paralarıyla cami, okul, tekke, köprü, hastahane, şadırvan, yurt binası yapanları sert bir şekilde eleştirdi.

Eygi yazısında, zekatı dine aykırı toplayanları anlattı ve uyarılarda bulundu. Eygi’nin yazısının kodları incelendiğinde akıllara Fethullah Gülen’in ismi geliyor.

Milli Gazete yazarı, bu fikirleri nedeniyle hakarete uğradığını da vurguladı.

İşte Eygi’nin 2 Eylül tarihli “Zekâtları Dine Aykırı Şekilde Toplayanlar Büyük Günah İşlemiş Olur” başlıklı o yazısı:

Bazı cemaat ve vakıfların zekatları dine, fıkha, şeriata, Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir şekilde topladıklarına dair tenkitlerim birilerini çok rahatsız etmiş. Bunlarla öğrenci okutuluyor, okul açılıyor diyorlar. Tekrar ediyorum:

Zekat paralarıyla cami, okul, tekke, köprü, hastahane, şadırvan, yurt binası, imarethane ve diğer hayır işi binaları yapılmaz.

Zekat paraları dinî gazete ve dergilere verilemez.

Tüzel kişiler (dernekler, vakıflar vs) zekat toplayamaz, alamaz.

Zekatların kimlere, hangi hakikî şahıslara verileceği Kur’ân-ı Kerim’in Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetinde çok açık, çok seçik, çok bağlayıcı şekilde beyan buyrulmuştur.

Kızılay’a, Türk Hava Kurumu’na, Çocuk Esirgeme Kurumu’na, bunlara benzer hayır derneklerine asla zekat verilemez.

Çocuk Esirgeme Kurumu (ilk ismi Himaye-i Etfal Cemiyeti’dir) Masonlar tarafından kurulmuştur, birMason kurumudur.Bu da biline...

Bir cemaatin mensupları, “Zekatlarla okul açılıyor, açılmasın mı?” gibi itirazlarda bulunuyorlar. Açılmasın diyen yok. Başka yardımlarla, hayır paralarıyla, sadakalarla açılsın. Lakin kesinlikle zekat paraları bu iş için toplanmasın. Çünkü dine aykırıdır. Bu şekilde zekat toplayanlar büyük vebal altındadır. Büyük zulüm ediyorlar. Fukaranın ve miskinlerin haklarını gasbediyorlar. Kur’ân’a, Sünnete, fıkha, şeriata aykırı bir iş yapıyorlar. Günah-ı Kebair işliyorlar. Güneş balçıkla sıvanmaz. Hangi icazetli gerçek din alimine sorarlarsa sorsunlar bu konuda fetva ve ruhsat alamazlar. Çünkü mevrid-i nasta içtihad olmaz, kesin dinî emirlere ve hükümlere aykırı fetva ve ruhsat verilemez.

Zekat parasıyla cami ve medrese yapılamayacağına göre, okul haydi haydi yapılmaz.

Zekatların gasbedilmesi çok büyük bir fitnedir. Yüce dinimizin emr-i mâruf ve nehy-i münker farizası gereğince bu fitnenin tenkit edilmesi halkın uyarılması, zekatların dine uygun bir şekilde gerçek kişilere (tüzel kişilere değil) verilmesinin temini gerekir.

Zekat, beş vakit namazdan sonra dinimizin ikinci büyük amelî ibadettir. Çok muhkem ve kuvvetli bir farzdır. Yüce Kur’ân’da defalarca Hak Teâlâ hazretleri biz mü’min kullarına namazı kılınız zekatı veriniz diye buyurmaktadır.

Zekatların, Allah ve Rasulü nasıl öğrettilerse o şekilde verilmesi gerekir.

Bir Müslüman namaz kılarken kıbleye dönmese namazı sahih olur mu? Olmaz...

Abdestsiz namaz kılınsa o namaz sahih olur mu? Olmaz.

Bir kişi “Hem Allah’a ibadet etmek, hem halka şirin görünmek” niyetiyle namaz kılsa o namaz sahih olur mu? Olmaz... Olmaz... Olmaz...

İşte zekat da böyledir.

Bugün ülkemizde birtakım Müslümanlar zekat ibadetini tâtil etmişlerdir.

Bu büyük bir cinayettir, azim bir fitnedir, korkunç bir isyandır.

Zekatlar milyonlarca fakir ve miskin Müslümanın hakkıdır.

Bediüzzaman hazretleri, Risale-i Nur’da, bir Nur talebesi fakirse, gerçekten ihtiyacı varsa zekat alabilir, fakat isteyemez diyor.

Zekatları Kur’ân’a, Sünnet’e, fıkha, şeriata, on dört asırlık icmâ-i ümmete aykırı olarak toplayanlar kesinlikle gerçek Nurcu değildir.

Nurculukta Kur’ân’dan, Sünnet’ten Şeriat’tan, fıkıhtan zerrece sapmak yoktur. Sapanlar Nurcu olamaz.

Zekatlarını kaptıran Müslümanlar, bu malî ibadeti yerine getirmemiş olurlar. Kur’ân’a, Sünnete, şeriata, fıkha, ilmihale uygun şekilde tekrar vermeleri gerekir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konuda Müslümanları uyarması gerekir.

Geliniz, dünyadaki bütün muteber fetva merkezlerine, Darü’l-ulumlara, şeyhülislamlıklara, şer’iye camialarına, gerçek fakihlere, gerçek müftülere, gerçek ulemaya soralım ve zekat konusunda gerçek neymiş öğrenelim.

Bu dünyada zekatları dine aykırı bir şekilde toplamak kolaydır ama yarın ahirette Mahkeme-i Kübra’da, Ruz-i Ceza’da nasıl hesap verecekler? İyi düşünsünler...

Bendenize hakaret edip sövüp saymakla kendilerini aklayamazlar...”

----------

ABD’DEN MAAŞ ALAN VAKİT YAZARI KİM?

Vakit gazetesinde yazıları yayınlanan bir isimden bahsedeceğiz size…


Adı Yusuf Ziya Kavakçı.

Soyadı tanıdık geliyor mu?

Kendisi, Fazilet Partisi’nin türbanlı milletvekili Merve Kavakçı’nın babası.

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Erbakan’a yakınlığıyla biliniyor ve yaklaşık 20 yıldır ABD’de yaşıyor.

Kavakçı, Kuzey Teksas İslam Derneği’nin kurucularından ve şu an Dallas Merkez Camii’nde imamlık yapıyor.


Bununla birlikte; ABD Devlet Bakanlığı’nın Resmi İslam Sözcülüğü görevini yürütüyor. Kavakçı’nın bu unvanı, Vakit’te yayınlanan yazılarında da veriliyor.

Geçtiğimiz Nisan ayında ABD’yi ziyaret eden Papa 16. Benedict’in görüştüğü isimler arasında, Yusuf Ziya Kavakçı da bulunuyor.

Kavakçı’nın portresi araştırıldığında, Teksas Parlamentosu açılışında konuşma yaptığı ve dua okuduğundan, Kavakçı ailesinin ABD’deki bağlantılarına kadar birçok çarpıcı iddiaya ulaşmak mümkün.

Kısacası; kızı Merve Kavakçı gibi Vakit’in köşe yazarlığını yapan ABD’nin resmi din görevlisi Yusuf Ziya Kavakçı, tartışılacak bir portreye ve bağlantılara sahip.

Tüm bunlarla birlikte; Vakit Gazetesi, bugünkü 9 sayfasındaki haberde Yeniçağ yazarı Savaş Süzal'ı Amerikan pasaportu sahibi ve Amerikan vatandaşı olmakla suçladı. Ancak kendi yazarı olan Yusuf Ziya Kavakçı'nın yukarıdaki ilişkilerini görmedi.

kaynak:Odatv.com3 Eylül 2008

marx bize gülümsüyor

Leman 883

KARACA EMLAK GAYRİMENKUL HİZMETLERİ

kelepirx emlak acil satılık emlak ilanları,konut,işyeri,ücretsiz danışmanlık !!!emlax

TEKNİKANALİZ HALİL RENCBER

 
META Tag Generator